Cape Town havaalanina vardığımızda pazartesi saat 14.30'du. Evinde kalacağımız aile 17'den sonra evde olacaklarını söylediğinden bizim de çantalarla yürüyecek gücümüz olmadığından üstü açık kırmızı turist otobusune binip, şehre genel bir göz atmaya karar verdik. 140 Rand (yaklaşık 20 USD) tutuyormuş adam başı. Hava sıcaklığı 25-30 derece civarındaydı, güneş parıldıyordu.Trafik sağdan aktığından köşeleri dönerken kaza yapacakmışız hissi vardı hep. Otobuste püfür püfür gezerken, bir yandan kulaklıkla yanından geçilen yerlerin hikayesini dinleyebiliyorsun. Yaklaşık 2 saat sürdü tur, şehirin içinde çok görkemli birşey görmedim ama otobüs Camps Bay'den geçerken hayatımda gördüğüm en güzel yerlerden birine geldiğimi anladım.
Saat 17.30 sularında Water Front denilen deniz kıyısındaki marina / alışveriş merkezinin önünde otobusten inip eve doğru yollandık. Ev sahibimiz ellilerinde bir çift, Odette ve Neil. Esasen Victoria şehrindelermiş ancak Neil geçen ağustos ayında burada bir iş bulunca Cape Town'a taşınmışlar. Neil iş sıkıntısı nedeniyle ingilizce öğretmenliği diploması da almış bu işi bulmadan evvel az kalsın İspanya'ya göçeceklermiş. Evleri bir villanın alt katıydı (üst komşularla hiç karşılaşmadık), bize 2 kişilik yatağı olan bir oda verdiler. Eşyalarımızı odaya attık bizi Sea Point denilen bir yere doğru yürüyüşe çıkardılar.
Yolumuzun üstündeki evlerin ve apartmanların giriş kapıları acaip korunaklıydı ve neredeyse her evin bahçe duvarlarına elektrikli teller döşenmiş idi, sordum bunlar gerçek mi diye, öldürücü değilmiş ama şok edici özelliği varmış.. Bazı apartmanların zenci koruma görevlileri vardı, beyazları zencilerden yine zenciler koruyor diye düşündüm..
Yolda Neil'in tavsiye ettiği bir yerde balık patates yaptırttık, elimize alıp deniz kıyısına götürdük. Martılar dibimize kadar geliyorlardı azıcık balık kapmak için, çok cesurdular.
O gece eve döndük, ülkelerimizden günlük yaşamlarımızdan ondan bundan bahsettik. Güney Afirkanın nufusu 50 milyonun üzerindeymiş ve de %80 i zenciymiş. Beyazlar Hollandali, Ingiliz, bilimum avrupalı sömürgecilerden oluşuyormuş (300 yıl evvel geldiklerini söylemişti yanılmıyorsam). Odette'in ana dili Afrikaans mış ingilizceyi sonradan öğrenmiş, bana hollandada konuşulan dili çağırıştırdı bu Afrikaans. Kadın adama Afrikaans konuşuyor adam da kadına ingilizce cevap veriyordu :) Neil bir şarap açtı, güney afrikanın şarapları çok lezzetli ve ucuz, gezi boyunca her fırsatta içtim.
O ilk gece aynı yatakta 2 kişi nasıl uyuyacağız diye düşünüyordum çünkü bu konuda genelde stres yapıp uyuma problemi yaşıyorum, o gece yattığım gibi uyudum ve hatta bütün gezi boyunca böyle oldu. Ancak Cape Town'a gideceklerin geceleri şehiri sivrisineklerin bastığını mutlaka not etmeli önlem almalı diye düşünüyorum.
Sandaletli Seyyah Bora Bilgin'den öğrendiğim taktik nevresimin içine girip örtünmek burada da kullanılabilirmiş.Ben yanımda küçük bir sırt çantası olduğundan nevresimi götürmeyi düşünemezdim. Şansıma bize verdiği yorganın nevresiminin içine girip sivrisinekleri geçiştirdim.Türkiyedeki sivrisineklere göre daha az agresifler/sokuyorlar ya da az şişiriyorlar gibime geldi.
Ertesi günü Cape Town'da yaşayan müşterim bizi sabah 10 da arabasıyla aldı ve de şaraphaneleri gezdirmek üzere yola çıktık. Şehrin hemen 10 km dışında gecekondu bile denilemeyecek baraka saçtan yapılma mahalleler diziliyordu kilometrelerce. Uzaktan pek kötü görünüyordu, müşterimin dediğine göre hepsinin elektriği suyu bağlanmış..
Yine otoyol boyunca fahişelik yapan zenci kadınlar vardı.
Neyse bu arada şaraphane dediğim de 5 yıldızlı şarap tadım merkezleri, hepsi restoranlı, acaip şık, acaip güzel dizayn edilmiş bahçeler heykellerle süslenmiş yollar, tam anlamıyla cennet köşesi. Etrafta dolanan insanlara bakıyorum sanki herkes milyoner, acaip lüks kıyafetler ve paraca kaygısız tavırlar. Endonezya Tayland mutfaklarının füzyonu bir öğle yemeği yedik biz de, ilginçti.
O gun Cape Town'da çoğunlukla siyahlar çalışıyor, beyazlar da hayatın tadını çıkarıyor gibi geldi bana.
O akşam sevgililer günü dolayısıyla ünlü Long Street'teki barlara bakmaya karar verdik. En kalabalık olan Dubliner'e girdik. 18-25 yaş arası genç çocukların takıldığı öğrenci mekanı gibiydi, herkes ayakta dans ediyor canlı müzik yapan gurubu dinliyordu. Castle diye bir bira aldık, tadı hiç güzel değildi. Azıcık sallanıp geceyarısı gibi eve döndük. Dönüşte taksiye bindik. Genç bir çocuk kullanıyordu arabayı, Zimbabveliymiş. 25 yaşında 2 tane de bebeği varmış ailecek Cağe Town'a taşınmışlar şartlar burada daha iyiymiş.. Ben sordum üniversite falan okudun mu diye, o dedi ki hiç okula gitmemiş hayatında..E dedim peki nasıl ehliyet sınavına girdin falan, ingilizce nasıl öğrendin, anlatırken sürekli gülüyordu, şeker bir çocuktu, bizi de gülümsetti sağolsun..
Sabahları evin yakınındaki cafelerde omlet bacon sosisli Rooibos çaylı kahvaltılar yaptık. Rooibos bu coğrafyaya özgü bir çay.Merak edenler için :
http://en.wikipedia.org/wiki/Rooibos
Şehir içindeki ulaşımı ilk bir iki gün taksi ile sağladık (kilometresi 10 Rand, yaklaşık 1,5 USD) çok pahalı değildi en uzak mesafeye 40-50 Rand ödüyorduk. Ama sonradan dolmuşları keşfettik ve bir daha da taksiye binmedik. Bu dolmuşlar hem çok ucuzdu (5 Rand) hem de acaip tatlı bir ortamı vardı. Gördüğüm kadarıyla bu dolmuşları sadece zenciler kullanıyor, beyazların hepsinin arabası var (benzin de ucuz), bizim ev sahibi hayatında dolmuşa binmemiş mesela..Mütamadiyen her dolmuşta acaip yüksek sesli müzik dinletiliyor, şarkıyı bilenler ya da keyifle dinleyenler cool bir şekilde kafa sallayıp şarkıya eşlik ediyorlardı, bunu izlemesi çok keyifliydi. Dolmuşlar tıkabasa doluyordu tam anlamıyla et ete seyahat ediliyor. Muavin pencereden bağırıp "sipoynt sipoynt" diye bağırıp yolcu toplamaya bakıyordu (geleneksel türk dolmuşçuluğunun kullandığı aynı teknik)
Cuma öğle yemeği için üniversite kampüsünün olduğu Observatory bölgesine gitmeye karar verdim. Trene bindim, Observatory'e ulaştım tren çıkışı nereye gideceğim konusunda en ufak bir fikrim yoktu, insanları takip ederekten merkezi buldum. Ginger Mango denilen ödül almış bir küçük restoranda yemek yedim. Burası sağlıklı beslenme konusunda acaip uzman ve süper lezzetli yemekler icat ettiğinden dolayı ödül almış.
Sebzeli musakka adında birşey yedim, çok memnun kaldım. Çıkışta yine trenle Kalk Bay'e gidip denize girdim, dinlendim.
Cumartesi günü Neil bizi Woodstock'taki Old Biscuit Mill panayırına bıraktı arabasıyla, o da birşeyler tamir ettirecekti yakınlarda. Panayır acaip renkliydi, envai çeşit yemek,içecek, takı, ev eşyası, kıyafet.Tıkabasa insanla dolu, cıvıl cıvıl. Öğlen 1'e kadar oyalandık, oradan Kalk Bay'e gittik. Kendimizi şımartmak deniz ürünleriyle şımartmak istiyorsak gitmemizi önerdikleri Harbour House restoranına vardık. 2 kişilik karışık deniz ürünleri tabağı söyledik (780 Rand) fazla büyüktü, 3 adet istakoz, 8 adet devasa karides, kalamar tabağı, midye dolmalar, ve de süper bir balık izgara. Bira ve tatlı da çektik. Sanırım hayatımda yediğim en pahalı yemekti (1000 Rand verdik 2 kişi toplamda), daha sonradan hatırladım ki en pahalı yemek değilmiş İstanbulda 1200 TL ye "Buenos Aires soslu" profitrol yemiştim geçen mayıs ayında.
Çıkışta hava çok rüzgarlı ve bulutlu olduğundan denize giremedim bu sefer.
Pazar günü önce Green Point stadyum yakınındaki bit pazarını gezdik, tamamen turistik eşya konseptli bir pazar, afrika t-shirtleri bibloları tabloları resimleri...vs, bir şey alırken yine acaip pazarlık gerekiyor. 120 Randlık eşyayı 30 Rand'a indirinceye kadar uğraşmacalar, pek keyifli değil. Herkes sana kazık atmaya bakıyor.
Öğleden sonra Water Front taki Belthazar restoranında çikolata soslu biftek'i denedik.
Exclusive Books adındaki kitapçıdan 3 tane kitap aldık, bir tanesi bizim ev sahibine hediye edeceğimiz Elif Safak'ın Piç'i. Kitabı kasaya götürdüğümde kasiyer çocuk, vay çok güzel kitap diye karşıladı bizi.
İşte iki okyanusun buluştuğu muazzam coğrafyada, doğanın cömertliğinin adil olarak paylaşılamadığı topraklardaki 8 günümün hikayesi.
21 Şubat 2012 Salı
Cape Town (13-21 Şubat 2012)
5 Ocak 2012 Perşembe
Kuzey Italya 25 Aralık - 1 Ocak
Bir organizasyonda gitar çalmak üzere Milano üzerinden Torino'ya oradan da Cesana Torinese, Sansicario ve Champlas Seguin'e yolculugum pazar sabahı 6'da başladı. Izmir'den Istanbul Sabiha Gokcen'e uçtum. Sabiha Gokcen havalimanındaki koridorlarda Sabiha Gokcen'in siyah beyaz resimleri vardı ve hepsi cok hostu yüzümde bir gülümseme ile koridorlardan geçtim.
Milano uçağında 6 gün boyunca beraber kalacağım Izzet ve Yosi ile karşılaştım. Milano Bergamo havaalanına uçuş 2 saat 20 dakika idi. Havalimanından şehir merkezine (Statizione centrale) otobus (havaş tipi) vardı gidiş dönüş 15 EURO. Vardığım gün 25 Aralık yani Christmas oldugundan merkez istasyonun dibindeki büyük holde italyan spesyaliteleri sergileyen bir pazar kurulmuştu.
Envai çeşit peynir, et, öteberi...
Kalacağımız hostel istasyonun hemen arka sokağındaydı, bizim çocukların ellerinde snowboardları falan olduğundan valizleriyle birlikte oraya kadar taşıma işinde baya zorlandılar. 4 kişi kalacağımız oda için 90 EURO ödedik. Izzet Buenos Aires caddesi pek güzelmiş diye bizi oraya götürmek istedi, yürüyüşe çıktık. Yol üstünde Chin Chin diye bir yerde yemek yedik, insanlar dışarıda oturuyor yüksek sesle muhabbet ediyordu. Biz de dışarıda oturduk hayatımda yediğim en güzel karidesli makarnayı ve de beyaz şarabı içtim. Oradan Duomo'ya doğru yürüdük. Ortada devasa bir yılbaşı ağacı vardı.
Izzet'in istanbul'da erasmus yapan italyan bir arkadaşıyla buluştuk daha sonra bir arkadaşı daha geldi, hoş bir pastaneye oturduk.
Organizasyona gelen insanlar butun gun snowboard ve ski yaparak geçirdiğinden benim de boyle bir aktivitem olmadığından neredeyse hergün otel'den Champlas Seguin'e yurudum, çok güzel bir orman yol gidiş 30 dakika dönüş 20 dakika sürüyor sürekli yokuş olduğundan. Yürümek meşakkatli kimi yerlerde 30 cm kar var kimi yerler buz tutmuş acaip kayıyor. Ama manzara süper, Kış olimpiyatları 3-4 sene evvel burada yapılmış.
3 Kasım 2011 Perşembe
Israil 7-13 Kasım 2011
Şu sıralar THY bu memlekete uçan tek havayolu şirketi, Izmir-Tel Aviv bilet fiyatı 480 EURO, topu topu 2 saatlik mesafe, ulen New York'a bile 400 EURO ya uçulur bu mevsim diye içimden geçirip bir bardak soğuk su içerek yeni bir seyahat işine giriştim..
Tel Aviv uçağında yanımda bulgar göçmeni istanbulda yaşayan bir kadın oturuyordu. İlk oturduğumda pek türke benzemediğinden (siyah saçlı beyaz tenli güzel rus kızı tipi) bir göz selamı ile yerime oturdum. Yemekler dağıtılıncaya kadar da konuşmadık, o da benimle türk değilim diye konuşmamış. Neyse Bulgaristanın Shumen taraflarından göçmüş, kadın estetisyenmiş İstanbul'da, fırsat bu fırsat ben dedim "bu güzellik işi kadınların baş belası, kompleks yaratıyor bütün hayatları zindan oluyor makyaj,ağda, manikür, boya, kıyafet derken..." pek tumturaklı bir cevap veremedi bakımlı olmak gerekir falan dedi.. Nazareth de kuzeni varmış, bileti de o göndermiş ziyarete gidiyormuş. İndiğimizde kemerini açamadı yardım istedi heralde ilk kez uçağa biniyor diye düşündüm. Vedalaştık.
Uçağa binmeden geçen senelerde bir gezide tanıdığım Rina ile karşılaştık. İsrailli bir şirkette Çağrı Merkezlerinin kalitesini ölçmekle ilgili bir işi varmış, Türkiyedeki müşterilerinin işleri dolayısıyla sürekli gidip geliyormuş İstanbul'a, beni taksi ile Tel Aviv merkeze kadar attı sağolsun.
Resimdeki Dizengof Center yakınlarında bir yerden müşterim beni gelip aldı, Levinski caddesinde bulunan işyerinin oraları gösterdi. Levinski caddesi aktarların bulunduğu bir cadde. Acaip kaliteli kuru meyveler satılıyor ve de baharatlar. Ortam, sokaklar öyle pek bir döküntü civardaki evler sanki savaştan çıkma. Daha sonradan da gördüğüm kadarıyla Tel Aviv'deki binaların çoğu çok eski ve dışları acaip bakımsız. İşimiz bitttiğinde bir küçük tatlı dükkanında ekler (pötifur) yedik ve de kahve içtik, normalde hiç kahve içmem pek bir leziz geldi.
Atladık arabaya Batyam civarındaki bir mahallede benim cep telefonuma kontörlü bir hat satın aldım, 50 NIS (yeni israil şekeli) tuttu, 1-2 günde hemen tükeniverdi. Şu anda parite 1 dolar 3.8 şekel. 20 yıl evvel geldigimde 1 e 3 veriyorlardı.
Musterimle vedalaştıktan sonra kuzenim Medi ile buluştum Dizengof Center yakınlarında, zaten evi de oraya 5 dakika mesafede. 6 günlük gezi süresince onun evinde kalmayı planlıyorum. Evine gittik ve yemek yaptık oradan buradan konustuk. Erkek arkadaşı Alper geldi ve de dışarı çıktık biraz yürüyüş yapmaya.
Neredeyse her köşe başında taze meyve suyu sıkan bir büfe, bu sıralar Tel Aviv de sağlıklı yaşam olayı almış başını gitmiş. Sonradan gördüm gündüzleri de mütemadiyen sokakta koşu yapan insanlar var, acaip fitler, koşturuyorlar şehrin içerisinde, fuardaki benzeri bir koşu yolu falan da yok yani.. Neyse aldık elimize taze meyve sularını (mits diyorlar ibranice) şehrin en işlek 2 caddesini turladık. Pazartesi akşamı ve ortam hiç te fena değil her köşe başı bir kahve restoran dolu sayılır..
Mediler yorgun bende de yol yorgunlugu akşam 11 bucuk gibi eve gelip uyudum.
Sabahleyin Medi ile kahvaltıyı dışarıda yaptık evine yakın bir yerde. Tel Aviv'de bir kahvaltı konsepti yapmışlar ama cılız. Yani 6 günlük çeşitli kahvaltı denemelerinden sonra türk kahvaltısının eline su dökemeyeceklerini belirtmek lazım. Bir de kahvaltıda tuna baliğı ezmesi gibi birşey veriyorlar ki, yemek işten değil. Bir kahvaltı yaklaşık olarak 40-50 şekel (10-15 dolar) tutuyor çay/kahve ile beraber. Tel Aviv'de dışarıda yemek yemek pek bir pahalı.
Mediyi kahvaltı mekanında bırakıp ben şehri keşfetmeye çıktım. İlk dikkatimi çeken sokaklar acaip düzenli, her sokağın başında sonunda adı (hem de 3 dilde, ibranice arapça ingilizce), ulen dedim bizim memlekette tek dilde yapamıyorlar, sokaklarımızın organizasyonu tamamen bir kaos..izmirde kim sorumluysa gitsin bir görsün sokaklar nasıl numaralanır adı nasıl konur. Bir de apartman adı yok Tel Aviv'de, düşünürsen ihtiyaç ta yok, Ali Çetinkaya Bulvarı No:86 zaten ne diye bir de apartman adı koymuşlar anlamaya imkan yok.
Tel Aviv acaip yeşil, benim fikrimde sarı kuru bir memleket var, bu kadar yeşilliği, ağacı görünce helal olsun diyorum. Hem de ağaç dediğim bizim sahil yoluna diktikleri cılız sonradan dikme dandik palmiye ağaçları değil, 50-60 yıllık 100 yıllık anıt ağaçlar, acaip birşey.
Plastik şişe biriktirme yerleri acaip hoşuma gitti tamamen şeffaf, eskiden izmirde vardı kapalı yeşil ve beyaz kapalı kutular plastik kutular ve camlar için artık hiç yok, içine birşey atınca düşüp kırılma sesi hoş olurdu cam için olanına. Buna da helal olsun güzel düşünmüş adamlar.
Salı akşamı Batyam'daki akrabaları görmeye gittik Medi'yle, saat 7 bucukta buluşacaktık, ben dedim 8 olsun çünkü öncesinde bir başka çocukluk arkadaşımla çay içecektik bir yerde. Saat 7 bucuk gibi otobuse bindik, ama bir trafik ki saat 8 bucukta zor vardık. 70-80 yasinda adamlar bizi yemege bekliyorlarmış rezil olduk. Neyse deniz kıyısında bir restoranda yemek yedik 6 kişi, onlar buradaki eş dostu sordular biz de anlattık. Medi israelde yaşamasına rağmen fazla görünmemesine şaka yollu takıldılar, ben daha sık geleymişim ki mediyi görebilsinlermiş :)
Ama o gunden sonra da gördüm ki Tel Aviv'in trafiği sürekli kalabalık. O yuzden araba kullanma işi pek bir sebat istiyor.
Cumartesi sabahı deniz kıyısına doğru yürümeye karar verdim. Evden çıktım köşeyi döndüm, bir yoga okulunun tabelasına denk geldim, biraz ilerledim piyano sesi geliyor (beatles tan little darling çalıyor) bir apartmandan, ulen dedim ne güzel gün ne güzel mahalle.Meğersem deniz kıyısına o kadar yakınmışım ki günlerdir niye yürümediğime iç geçirdim. Deniz kıyısında büyük oteller var (sheraton, king david) ve uçsuz bucaksız bir plaj. Plaj ile oteller arasında, araba için yol, bisiklet için yol ve yayalar içinde devasa bir kaldırım var. Etraf cıvıl cıvıl spor yapanı, bisiklete bineni, sevgilisini koluna takıp gezeni. Koşu olayında son noktayı burada gördüm. Elinde pusetle koşu yapan erkek, 3 tekerlekli bir puset, adam yapılı acaip koşuyor, bebekte hayatından memnun, helal olsun dedim. Israilde bebek gezdiren cok adam var, türkiye de neredeyse hiç yok.
Israildeki evlerin kiralari acaip pahali, Medi sırp oda arkadaşı ile 2 odali bir ogrenci evine 3750 şekel kira ödüyorlar, yaklaşık 1900 tl. Bunu protesto etmişler gençler 2 ay boyunca parklarda çadır kurmuşlar yürüyüşler yapmışlar. Youtube da bunun videosunu izleyebilirsiniz, pek renkli :
http://www.youtube.com/watch?v=NuskFZwaUrY
Sonuç olarak ben Tel Aviv'i sevdim, biletler ucuz olsa sık sık giderim.
31 Mayıs 2010 Pazartesi
Sırbistan / Kopaonik - Belgrad (13-19 Mayıs)
Yeni bir Balkan buluşması vesilesiyle düştük yine yollara. Ilk 4 gün Kopaonik denen dağ resortunda kalıcağım, sonrasında Belgrad'ta 3 gün ve oradan da kürkçü dükkanına. İstanbul-Belgrad uçuşu 1 saat 40 dakika, THY her zamanki gibi klas. Ülkenin başkenti olan Belgrad'ın havaalanı küçük bir şey İzmir havalimanı gibi ama çok daha eski püskü. İner inmez ilk intiba, bütün pasaport memurları kadın, genç kadınlar ve de güzelceler..ülkede savaştan dolayı fazla erkek yok mudur nedir diye içimden geçiriyorum.
İnsanları genelde soğuk, sokakta tanımadığın biriyle denk gelince merhaba diyorsun ya da ne biliyim azıcık gülümsüyorsun tuhaf tuhaf bakıyor.
Sırbistan'da sigara yasağı henüz duyulmuş bir şey değil, her yerde fosur fosur sigara içiliyor, çok ta içiyor keratalar.
Sırbistan'da çayın yanında şeker vermiyorlar, ne veriyorlar ? Bal ! Bal üretimleri çok olsa gerek diye düşünüyorum. Çay dediğim de nane çayı. Sırpça "nana" deniyor, zaten benzeyen bir sürü kelime var : çeşme, meydan,kale,çay,şeker.
Yine adamlar konuşunca hiçbir ipucu yok, japonca ile aynı etki. Alfabe de kiril, kaybolunca nerede olduğunu anla anlayabilirsen. Sokak tabelalarını okumaya imkan yok. Bırak yanlış telaffuz etmeyi önce bir okuyabilsek iyi olacak.
Belgrad çok şık restoranlar ve cafelerle dolu. Fiyatları çok ucuz o yüzden yemek yemesi denemesi keyifli.
1 Kasım 2009 Pazar
Adana'dan Silifke'ye (Ekim 2009)
İş vesilesiyle 2 günlüğüne Silifke'ye gitmem icap etti. Uçak fiyatları otobüs fiyatlarıyla yarıştığından Adana'ya gidiş geliş bir uçak bileti aldım ucuz tarafından. 29 Ekim perşembe günü sabah saat 7:20 de Adana'ya doğru havalandık, yaklaşık 1,5 saatlik bir uçuş. Planım Adana havalimanından bir araba kiralayıp Silifke'ye gitmek. Azıcık pazarlıkla günlüğü 65 liraya bir Fiat Punto (2009) kiraladım. Dizel olduğundan yakıttan tasarruf edeceğimin altını çizdi kiralayan arkadaş. Nitekim 600 km yolculuğu 80 liralık yakıt harcayarak bitirdim (0,13 tl/km).
Adana'ya vardığımda hava İzmir'den daha sıcak ama kapalı idi. Arabayla Mersin yönüne nasıl çıkacağımı öğrendim (normalde yurt dışında mutlaka bir yol haritası verirler araç kiralama firmaları bu konsept daha Türkiye'ye gelmemiş). Hemen benzin aldım sonrasında Adana Mersin otobanına çıkmak kolay oldu. Saat 10:30 u bulmuş idi. Fazla basmadan öğlene doğru Silifke'ye vardım. Yol çok rahattı ve manzaralar pek keyif vericiydi. Bereketli tarlalar, bir yanda Toroslar diğer yanda Akdeniz ve en son Kız kalesi mest bir halde Silifke'ye vardım.
Bizim Ağa ile buluştum, yirmi yıldır iş yaptığımız ama yüzünü hiç görmediğimiz biri. 70 yaşındaymış meğer ! Telefonda hep 40-50 yaşlarında gibi gelirdi sesi. Topallıyor, 1952'de menenjit olmuş önce 120 gün sonra da 60 gün hastanede yatmış (neden ay hesabı değilde gün hesabı yaptığını düşündüm o an). Atladı arabaya gideceğimiz yönü tarif etti : Toros'lara çıkartacağım seni !
Toroslara kıvrıla kıvrıla çıkan yol o kadar güzel manzaralarla bezeli ki ister istemez heyecanlanıyor insan. Açtım camı püfür püfür esiyor, hava tertemiz sarhoş edici. Önce kendi evine götürdü beni, karısı ve kızı bahçede çalışıyorlardı. Benim ürünlerin nasıl işlendiğini görmek istediğimi bildiğimi için hazırlık yapmış beni bekliyorlardı. Tanıştık, konuştuk. Kızı, babasıyla bana bir kahve yaptı köpüklü, içtik. Ev bir tepede kurulmuş, 50 metre ötesine de bir baz istasyonu kurulmuş. Dedim bu ne, rahatsız olmuyor musunuz bundan diye sordum, 3 yıl önce takmışlar o zamandan beri köyde "gizli guatr" hastalığı baş göstermiş. Doktor olmadığımdan böyle bir olasılığın olup olmadığını tartamadım ama bu istasyonların zararlı olduğunu bir çok yerde okumuştum. Bu aralar Alsancak'ta sokak aralarında istasyonu kurup etrafını bir kutu gibi örüyorlar kimse de onun bir baz istasyonu olduğunu anlayamıyor. Ying Yang işte, cep telefonunu teknolojisinin faydalarını kullanırken bir yandan da sağlımızı bozuyoruz.
Neyse, sonra gezindik bir bir dağ köylerinde, ürünün nasıl toplandığını sonrasında nasıl işlendiğini gördüm. İşte o zamandır ki köylü kadınların ve erkeklerin elleri dikkatimi ekti. Hepsinin elleri kocaman, içi sert ve nasırlı, dışı hiç hayatında krem sürmemiş gibi kurumuş çizgi çizgi, içi dışı kirli simsiyah, tırnaklarının etrafı toprakla dolmuş sanki derz gibi. Sonra kendi ellerime baktım, şaşırdım..bizim oradaki kadınların ellerini tırnaklarını düşündüm manikürlü, şaşırdım.
Kısa süre kalacağımızdan öğle yemeğini atladık köyleri gezmeye devam ettik, insanlarla konuştuk. Bizim Ağa (bugüne kadarki deneyimlerimi da doğrulayarak) büyük şehirden onu ziyarete gelen birine etrafı gezdirirken diğer köylülere azıcık hava bastı. Akşamüstü bir haber geldi büyük ablası beyin kanaması geçirmiş doğru acil'e yollandık, bekleştik. Sonra hastanın evine gittik ağlayanlar vardı. Sonrasında sessiz bir oturuş bekleyiş oldu bir odada oradaki erkeklerle birlikte. Kadınlar ayrı bir odada oturuyorlardı ve vırvırvır hiç durmadan konuşuyorlardı. Bizim erkek odasında ise çıt çıkmıyordu herkes ayrı bir yöne bakıyordu ve kimse konuşmuyordu. Bir ara iş konuşuldu sonra yine tekrar uzun bir sessizlik.
Henüz kalacak yer ayarlamadığımdan kalktık, merkezdeki Göksu (2**) otelinde öğrenci olduğumu sıkı sıkı vurgulayarak 50 tl olan tek kişilik oda kahvaltı ücretini önce 40 tl ye sonra da 35 tl ye indirerek anlaştık. Otelde ve odalarda wi-fi internet vardı, şaştım kaldım. Geçen ocak ayında da Anamur'da kaldığımız otelde wi-fi internet var idi onu hatırladım. Akdeniz'de internet önemli bir husus herhalde dedim.
Bizim Ağa'yı ve karısını köylerine bıraktım hava kararmıştı, ben merkeze geri geldim. Öğleyin de yemek yemediğimden buralarda ne yenir diye bir kaç kişiye sordum, pek özel bir şey yok dediler. Balık yemek istersen Narlıkuyu'ya git, güzeldir dediler. Atladım arabaya, yakın bir yer zannettim 20 km imiş git git bitmedi. Bu arada İzmir'de de balık hali ve restoranlarının olduğu yer Narlıdere ya, burada da Narlıkuyu şu Narlı lafına takıldım bütün yol.
Narlıkuyu herhalde hem merkezden uzak olması dolayısıyla hem de sezon dışı olması dolayısıyla boştu. Toplamda 10 kadar restoran vardı bir körfeze yerleşik yan yana yan yana. Lagos restorana oturdum 4-5 masası doluydu. Balıklara bakayım dedim buzluğun oraya bir gittim, çat elektrikler kesildi. Paşa paşa yerime döndüm deniz kıyısındayım ama bir baktım altımızda denize sıfır (yani suyla iskele hemzemin, su ancak kağıt yüksekliğinde iskelenin üzerine taşmakta) iskelede muhabbet kuşları orta yaşlı bir çift rakılarını yudumluyorlar, ay ışığında elektriklerin kesilmesinden hiç te şikayetçi değil.
Elektrikler geldi, tekrar buzluğun oraya gittim, burada hangi balık yenir dedim, Lağos dedi, çocuk. Kesti bir parça 25 lira dedi 400 gr.lik parça için. Anlaşılan çok ucuz bir akşam yemeği olmayacak dedim içimden. Bir porsiyon kalamar bir de salata söyledim, nedense bir tane de bira (iki yudum içtim bıraktım sonradan). Lağos gelene kadar kalamar salata bir de getirdikleri fix mezelerle felaket doydum zaten sabahtan beri hiçbir şey yememiş idim. Lağos'u zorla doldurdum mideye, pek te hoşuma gitmedi aynen kalamar gibi pişirmişler un+yumurta. 40 liralik hesabi ödeyip çıktım.
Silifke'ye vardığımda saat 9 gibiydi sanırım, bir açık dükkan olarak Migros'u gördüm, biraz meyve aldım, bir iki çikolata, bilim teknik ve de seyahat dergisi. Otele döndüm, oda meğersem nehire bakıyormuş. Çok rahat bir oda/yatak olmasına rağmen çok rahat bir uyku çekemedim, seyahatlerin ilk geceleri hep böyle oluyor, kendi yatağına alışmışlığın yan etkileri..
Ertesi sabah otel'in kahvaltısı pek birşeye benzememesine rağmen azıcık bir şeyler atıştırdım, tekrar vurdum Toroslara. Ağayı aldım gezindik yine dağ köylerinde. Bana defne sabunu hediye etti oradaki bir kahvenin sahibi.
Öğleyin ağayla işimiz bittiğinde helalleştik, ben aşağıya Silifke'ye doğru yavaş yavaş indim yine pencere açık, artık son bol oksijenli havayı ciğerlerime doldura doldura.
Silifke'de bir restoranda öğle yemeği yedim, adana kebap pek bir şeye benzemedi. Yoğurdundan medet umdum hani Silifke'deyim ya, onda da bir numara yoktu. Silifke'nin yoğurdu sadece bir kafiye sanırsam.
Adana'ya doğru arabayı sürerken solda "Cennet Cehennem Obruğu" ayrımını gördüm. Ulen dedim kaç kilometredir acaba hiç de bilgi yok. Deneyelim görelim ! Bir baktım 2-3 km imiş sadece, pıt diye vardım oraya. Cennet obruğu pek te etkileyici değildi ama Cehennem obruğu nefes kesici idi. Pek te sağlam görünmeyen bir platformdan obruğun içine bakabiliyorsun ama nasıl korkutucu bir şey anlatması güç, doğa karşısında kendini bu kadar küçük bu kadar savunmasız hissettiğim pek az yer olmuştur. Diğer ziyaretçilerin de nefeslerinin kesilmelerini bu devasa çukurdan korkmalarını izledim, çok komikti.
Sonra yola geri koyuldum akşam 8 de uçak var yetişmem gereken. Yolda kız kalesinde durdum izledim selam verdim, çok güzel görünüyordu gün batımında. Yolun geri kalanı acayip bir sağanak yağışla tıngır mıngır zor gittim. Adana hava limanına vardığımda saat henüz 6 idi. Arabayı teslim edeceğim kişiye hava limanında yemek yiyebileceğim bir yer olup olmadığını sordum, abi sen arabayı bırakma şimdi git bir yemek ye gel dedi. Birbiçer diye bir kebapçıya yolladı. 10 dakika sürdü arabayla.
İçerisi kalabalık idi, ocakbaşı gibi ama fastfood havası da var. Garson çocuk geldi hızlı hızlı ne olduğunu saydı ama aklımda tutamadım zaten et yiyicisi değilim pek. Baktı anlamadım bir daha saydı listeyi, gene anlamadım. Dedim menü var mı, menü yok. Acısız adana dedim artık ne diyeyim, beyti nedir desem ayıp olacak.
Pek te parlak olmayan bir kebab yedim, dedim Adana'nın kebabı da fos çıktı. 2-0 bitti bu maç.
Hesabı ödeyecem gittim kasada esmer mi esmer benim yaşlarımda topluca biri. 9 lira istedi, ödedim. Baktım adamın arkasında bir sürü simaları tanıdık gelen adamların portresi var çerçeveli, bir tanesi böyle suudi kralı gibi duruyor kafasında tülbent ve siyah yuvarlak borusuyla, bir tanesi apoleti yıldızlarla dolu bir subay (korgeneral midir nedir diyorum içimden). Sonunda dayanamadım sordum dedim bu kişiler kim, burada yemek yemiş ünlü kişiler mi, diye. Adam durdu durdu, bunlar bizim aile büyüklerimiz dedi :)
11 Mayıs 2009 Pazartesi
Abi siz turist misiniz ? (Kadifekale 2009)
Eğer izmirlilere sorarsanız bu şehrin en tehlikeli yeri neresidir diye, alacağınız en muhtemel cevap Kadifekale’dir. Ben bu söylencelerle büyüdüm ve evime yürüme mesafesinde olan bu semte hiç gitmedim, gitmemiştim - ta ki İran asıllı mimar bir Amerikalı kızla tanışana kadar. Bu kız (ismi Shadi Khadivi, websitesi : http://www.flickr.com/photos/nososhadi/sets/72057594077197508/) Fulbright bursuyla 10 ay İzmir’de kalarak Basmane-Kadifekale’deki yerleşim yerleriyle (gecekondular) ve orada yaşayan insanlarla ilgili bir araştırma yaptı. Tanıştığımızda her gün oraya yürüyerek çıktığını, tek tek evlere girip planlarını çıkardığını orada yaşayan insanlarla konuştuğunu söyleyince bu işi hem turist hem de kız başına yapabilmesine inanılmaz şaşırmıştım. Beni de götürmesi için rica etmiş bir cumartesi günü Basmane’den başlayıp Kadifekale’ye yürümüştük. Ve hiç de kötü bir şey olmamıştı !
Bu hafta ikinci kez çıktım Kadifekale’ye Mehmet’in fotoğraf çekme projesi için. Bu sefer rotamız Agora yolu üzerinden Kadifekale idi. Ve yanımızda orada yaşayan bir arkadaş olacak, bize rehberlik edecekti. Bu fırsatı kaçırmak istemedim. Saat 10:15 gibi Mehmet ve Sevgi’nin kordon boyu manzaralı kahvaltı ettiklere yere ulaştım. Boyoz ve gevrek yanında peynir ve çay. Gevrekçi abiden domates ve biber de tedarik edebilince kahvaltı sofrası baya şenlendi.
Saat 11:15 te rehberimiz Sait’le buluştuk, aslen Mardin’li. Kadifekale Mardin’lilerin çok yoğun olduğu bir semt, küçük Mardin de deniyor. Başladık yokuşları tırmanmaya, ulaşacağımız noktanın rakımı 186 metre, yollar hep yokuş, ya çıkacak ya da ineceksiniz, düz yol yok gibi bir şey. İkinci sefer ya, bu sefer içimde kötü bir şey olur mu endişesi yok, etraftaki insanlar da pek sıcak herkes selam veriyor, gülümsüyor. Turist sanılıyoruz hep, çocuklar özellikle "hellooo hellooo" diyorlar yanımızdan geçerken, fotoğraflarını çekmemizi istiyorlar. Mehmet te Sevgi de fotoğraf çekerken çevreye mümkün olduğunca az rahatsızlık verme konusunda dikkatliler, ben olanları izliyorum, işin yazı kısmı benim üzerimde onlar geziyi fotoğraflarken.
Bakıyorum büyük kazanlar taşınıyor bir evden bir eve, kazan görmeyeli çok olmuş, hoşuma gidiyor, düşünüyorum ateş üzerinde fokur fokur. Bizim evde de en büyük tencere düdüklü tencere, onda da taş çatlasa 5-6 kişilik yemek pişer. Sonradan öğreniyorum Sait rehberin 12 kardeşi var! Bizim Mehmet’in de 11! E bu ebattaki aileler elbette kazanda pişireceklerdi yemeklerini..
Bakkaların önünden geçiyoruz, ekmek 50 kuruş yazıyor vitrininde, bizim mahallede 75 kuruş ! Cumbalı Rum stili evlerden geçiyoruz, balkonlarda asılı rengarenk çamaşırlar, sokakta oynayan çocuklar, etraf cıvıl cıvıl. Herkes evinin önünde.. oturup geleni geçeni izleyenler, nakış işleyenler var. Çoğunlukla kürtçe konuşuluyor, Mehmet te azıcık biliyor yoldakilerle hoşbeş ediyor, birkaç Arapça bilen de çıkıyor sonradan, Antakya'lı Mehmet keyifleniyor.
Yokuşları tırmandıkça manzara ortaya çıkıyor, masmavi bir körfez bu İzmir.
Manzaralı bir evin önünde örgü ören 70lerinde bir teyze, gülümsüyor bize, yaklaşıyoruz.
“Good good” diyor gülerek, “merhaba” diyoruz teyzeye “biz Türkçe biliyoruz”, “good good” diyor yine gülerek ! Türkçe bir şeyler soruyoruz ama teyze tutuldu Türkçe’ye geçemiyor bir türlü turist olduğumuzdan emin, hemen az ötede yerde çömelmiş oğlu “ türkçe konuşsana ana Türk’müşler işte ” diyor. “İsmin nedir ?” diyoruz, “Gül” diyor, oğlu hemen “kendisi gibi” diyor. Bakıyorsunuz teyze gerçekten sürekli gülüyor pek tatlı, Yunanistan’dan göçmüş babası. Teyzeyle Sevgi sarılıyorlar koklaşıyorlar, vedalaşıyoruz.
Tepeye varıyoruz sonunda, güzel rüzgar var olmasa yandık yaz sıcakları başladı gibi İzmir’de. Göğe bakıyorsun uçurtma dolu. Her çocuğun elinde bir uçurtma, uçurtması olmayan saplarına ip geçirmiş torba uçurmaya uğraşıyor.
Önümüzden ellerinde bir uçurtma üç çocuğunu motoruna bindirmiş bir baba geçiveriyor. Bakıyorsun telefon tellerine, takılıp kalmış gazi olmuş onlarca uçurtma..
Gezinmeye başlıyoruz kalenin oturtulduğu tepede. 8-10 tane tandır var orada burada, mahalleninmiş bu tandırlar, herkes gelip kendi ekmeğini pişiriyormuş.
Kimisi satıyor da bu pişirdiklerini, Sait satın alıyor bir tane. El işleri satanlar var ileride, Mehmet de bir şeyler alıyor oradan.
Artık inişe başlıyoruz, bir sonraki durağımız midyeciler. Bilenler bilir İzmir’de midye piyasasının tek hâkimi Mardinliler, gülüşüyoruz kendi aramızda Mardin’de de deniz yok ama nereden biliyorlar bu midye işini diye. Merdiven altı bir yere varıyoruz keskin bir koku geliyor evden. İçeri sokmak istemiyor bizi midyeci başı kadın, ruhsatları falan olmadığı için belediyeciler gelip rahatsız ediyormuş zaman zaman. Kapıdan kafayı uzatıyorum, içerisi söylemeye lüzum yok baya pis, havada ağır bir koku, midyeler kaynıyor kazanda. İçeride kadınlar midyelere harç hazırlayıp içini dolduruyorlar varlığımızdan pek memnun değiller belli ki. Neyse ki Sait kürtçe olaraktan bizim zararsız arkadaşlar olduğumuzu, “turistler işte merak etmişler” diyerekten ikna etti de dışarıya bir kazan pilav geldi, yanında da boş midyeler, kadınlardan da biri geldi dışarıya başladı midyeleri doldurmaya, bize özel gösteri yapılıyor. Kadının elleri felaket hızlı dakikada 30-40 midye dolduruyor belki.
Sait'e bir torba (sanırım 100 tane) hediye etti. 10 dakika sonra da Saitlerin ailecek işlettikleri lokantada bizim Mehmet ve Sevgi'yle afiyetle götürdüler 20-30 tanesini.
Devam ediyoruz inişli yolumuza, bu bölgenin boşaltılacağını evlerin yıkılacağından bahsediyor yolda, belediye para verip oturanları çıkarıyormuş, “50 milyarlık eve 20 milyar veriyorlar tabi” dedi Sait.
İne ine dik merdivenleri, Eşref Paşa’ya varıyoruz, yolun sonunda yine çocuklar uğurluyor bizi, oturmuşlar gülüşüyorlar kendi aralarında, hepsi esmer hepsinde kara kara gözler. Mehmet bir yandan fotoğraflarını çekiyor, gülüşüyorlar mütemadiyen, kim kimin kardeşi, kim kaçıncı sınıfta öğreniveriyoruz.
Muhabbet hoş tabi ama ayrılma vakti geliyor, vedalaşıyoruz. Ama daha iki üç adım atmışım ki bir çocuk yanıma geliyor, hemen yan mahallelerinde oturan bana sorusu şahane: “abi siz turist misiniz ?”
24 Şubat 2009 Salı
Fas (Şubat 2009)
Bu yolculuğa pek çok badire atlatarak çıkabildim, sanki yolculuğa çıkmamam için olaylar arda arda meydana geliyor ve beni gidip gitmemeyi düşünmeye sevk ediyordu.
Önce THY, sevgililer günü kampanyası biletini yanlış kesti (bunu sonradan öğreniyorum tabi) , yolculuğa çıkış tarihi 9 şubatla 14 şubat arası olması gerekiyormuş, THY ofisindeki kız 8 i çıkış yapabileceğimizi söyleyip bileti kesti.
Gitmeme yakın, önce 95 yaşındaki anneannem ciddi bir rahatsızlık geçirdi ve hastaneye kaldırıldı 2 gece hastanede geçirdi. Sonunda evine döndü ama çok sarsılmış ve çökmüş bir halde.. Ben de THY yi aradım biletimi iptal etmek istersem, bilet yanar mı ne kadar para ödemem gerekir gibisinden. Böylece biletimin yanlış tarihlere kesildiğini öğrendim. Biletimi iptal etmem gerekirse parasal bir yükümlülük altına da girilmiyormuş, o yüzden bilet tarihlerimi düzeltip yeniden bilet kestiler.
Yine bir hafta öncesinde felaket boğazım ağrımaya başladı, doktora gittim antibiyotik verdi, ilaç kullanmayı pek sevmediğimden kendi haline bıraktım, bol portakal suyu bal ve iyi beslenerekten atlatırım diye direndim. Seyahate çıkmama 1 gün kala baktım geçmiyor hatta azıyor, paşa paşa gittim antibiyotikleri aldım. 1-2 günde kesti boğazımdaki iltihabı rahat ettim seyahatteyken.
Yine seyahate çıkmama 2 gün kala bir diş ağrısı, yıldızları sayıyorum cumartesi gecesi saat 11, ertesi günü pazar ve ben pazartesi sabaha karşı yola çıkıyorum..Doktoru arasam saat sakat, ertesi gun tatil gunu, yapacak bir şey yok sıktık dişimizi, neyseki ağrı geçti.
Pazartesi sabahı 7 uçağıyla izmir'den istanbul'a uçacağız Erin'le. Yine olay ! Uçağa bindik, piste ilerledik artık uçağın havalanmasına dakikalar var. Hemen yakınımızdaki yerde, başüstü dolaplarından bir cep telefonu çalıyor diye bir kaç kişi bağırmaya başladı, ben olduğum yerden bir ses duyamıyorum. Bağıranlar hemen dolapları açtırdılar hosteslere ama kimse de kalkıp çantalasına bakmıyor, kimin telefonu olduğu belli değil. Bir panik bu bağıranlarda, yok efendim uçak kalkmamalıymış bu şekilde, yoksa bundan sonra kimse cep telefonunu kapatmazmış..(haklı adam) Hosteslerde de bir tutukluk olayla başa çıkamadılar, ne yapıyım diyor valizleri ben mi açayım buna yetkim yok. Hemen arkamızdaki adam ben böyle uçmam diye tutturdu. Hostes te dedi ki, tamam beyfendi sizi indirelim biz devam edeceğiz (ben dumur). Nitekim piste kadar gelmiş uçak, peron'a geri döndü, beyefendiyi indirdiler. Kaptan saçma sapan bir açıklama yaptı "yakıt almamız gerekiyordu" diye. Neredeyse yarım saat gecikmeli olarak uçak kalktı, cep telefonu olayı yolculuğun sonunda unutulmuştu bile..(insan aklı, balık aklı, çabuk unutuyoruz). Bilmiyorum THY bu olayı nasıl çözmüştür sonrasında ama eşine az rastlanır bir vaka ile karşılaştım.
Giriş kısmı çok uzadı. Kazablanka'ya vardığımızda saat öğleden sonra 3 tü. Esas plan hemen trenle Marakeş'e gitmek idi ama günü daha fazla yolculuk yaparak geçirmek istemedik, Kazablanka'da bir gece kalmaya karar verdik. Havaalanında para bozdurduk cep telefonlarına bir fas hattı alıp, trenle Kazablanka merkeze (Casa-Voyageur istasyonu) doğru yollandık (35 dirhem) 2.mevki turistlerle dolu idi, kazablankada inen bir tek biz olduk. Iner inmez ertesi sabah icin Marakeş tren biletlerini satın aldık (85 dirhem). Bu arada şakır şakır fransızca döktürüyorum hareket etmek yer yön bulmak kolay keyfim yerinde. Derken ve böyle düşünürken, ilk kazığımızı yiyoruz ! İstasyon çıkışında polislere sordum ne yönde oteller falan diye, genç bir adamı elle işaret etti adam yanımıza yaklaştı taksiciymiş otel bulmanıza yardımcı olayım sizi taksimle oraya götüreyim sadece 50 dirhem dedi, hesab ettim 10 liraya tekabül ediyor, 4-5 km uzaklıktaymış mantıklı geldi, anlaştık. (sonradan aynı mesafaye 14 dirhem ödedik, ne bileyim taksi ucuz bir şeymiş fas'ta..) Taksici adam yolda genel bilgiler veriyor, nufus su kadar, is alanlari soyle, nereler gezilmeli falan..
Gösterdiği otel pek dandirikti, aynı cadde üzerinde 3 yıldızlı bir otel'e yerleştik çok ucuz değildi (290 dirhem adam başı) ama rahat bir uyku ve iyi bir banyo, yolculuğa başlamak için gerekliydi. Attık çantaları başladık turlanmaya, etrafta hiç turist yok, kimse de suratımıza bakmıyor yabancı olmamıza rağmen, hiç yokmuşuz gibi, güzel bir duygu. İlk olarak Place des Nations Unies 'ye (Birleşmiş milletler meydanı) varıyoruz oradan da ilk kez çarşısına giriyoruz fas'ın dolana dolana yürüyoruz. Ara sokaklardan deniz kıyısına çıktık, meşhur Kral 2.Hasan camiine vardık, pek görkemli, gün batmak üzere ışık ta hoş. Erin fotoğraf çekme peşinde koşturuyor oradan buraya. Ben gelene geçene bakıyorum.. Caminin içine giresim yoktu kapısına kadar yanaşıp bir göz attım. Güneş batmaya yakın hava soğumaya başladı hafiften de açız, dedik otele doğru yollanalım yakında bir yerde yemek yiyip erkenden yatalım. Yürüyerek dönecektik ama haritada otelin nerede olduğunu kesitremediğimizden ayrıca yorgun hissettiğimizden bir taksiye bindik. 7-8 dirheme otelin yakınlarına kadar götürdü, yolda ön taraf boş diye bir yolcu daha aldı (!) 1-2 dirhem de ondan aldı. 10 dirhem uzattım gerisini verecek gibi durmuyor hatta pis pis bakıyor. Dedim kalsın 2 dirhem deymez şimdi ağız dalaşına. Etrafta bakındık otantik görünen fas restoranları pek şık ve menüleri pek pahalı, vazgeçtik, bir pizzacıya girdik batılı usülü beslendik. Dönüşte bir internet kafeye uğrayıp arapça klavye ile mücadele verip otele geri döndük.
Sabah kahvaltıda gözlerim yaşardı, taze sıkılmış portakal suyu vardı hem de istediğin kadar, meğersem portakal çok ucuzmuş fas'ta, o günden sonra gittiğimiz her yerde portakal suyu içtim
hastalığıma iyi gelecek düşüncesiyle, hem de ucuz daha ne isteyeyim. Güzelce karnımızı doyurduk sabah 9 trenine taksiyle gittik, resepsyoncu 13-15 dirhem tutması lazım dedi, dün verdiğimiz 50 dirhem'in kocaman bir kazık olduğunu anladık, Marakeş'e doğru yollandık.
Trende kompartmanımızda faslı 2 kadın vardı, sürekli yemekler çıkarıyor bize de dağıtılıyor
çat pat bildikleri fransızca ile anlaşmaya çalışıyoruz. Türkiye'den geldiğimizi duyunca "merhaba" patlatıyor kadınlardan biri, zaten bütün gezi boyunca türk olduğumuzu duyan merhaba patlatıyor, hoş bir duygu. Acaba türkiye ye gelen turistlere yolda hello denilince böyle hissediyorlar mıdır merak ettim.
Nereden geliyorsunuz, Türkiyeden geliyoruz deyince ikinci soru hep müslüman mısınız oluyor, biz de elhamdülillah çekiyoruz bunun üzerine faslılarda bir sevinç bir rahatlama görmeye değer.
Yolda Radhouane (bizdeki versyonu Rıdvan) giriyor kompartmana elinde laptop çalışıyor sürekli, sonra muhabbet açılıyor süper fransızca ve süper ingilizce konuşuyor, ingilizceyi tercih ediyoruz Erin de anlasın diye.
İndiğimizde şehir merkezine 20 dakikada yürüyebileceğimizi söyledi yönü gösterdi, pek de ağır olmayan sırt çantalarımızla biz, yürümeye koyulduk. Ünlü Jma-l-Fna meydanına doğru yürürkene kısa kollu giyinmiş kadınlar, şortlu turistlerle karşılaşınca şaşırdık, fas'ın konservatif bir yer olduğunu ve özellikle kadınların giyimlerine çok özen göstermeleri gerektiği yazıyordu her yerde. Kazablanka pek ciddi Fas idi, burası pek turistikmiş.
12 Aralık 2008 Cuma
Dalyan - Patara - Kaş (7-11 Aralık 2008)
Bayram münasebetiylen düştük yeniden yollara. Önce Dalyan'a, oradan Patara'ya en son Kaş'a uğrayıp gerisin geri İzmir'e.
Zakkum Pansiyon - Dalyan (gecesi 35 ytl - manyak bir manzara - ortak mutfakta yemek pişirme imkanı - pansiyonun kendi botuyla nehir gezisi)
Yanımda gitarımı götürmüştün, Ortaçgil'in şarkısını daha iyi anladım..
Dalyan deltası
Kafam biraz karışıktır oldum olası
Neden bilinmez
Denize doğru, yüzlerce yol var
Ama hangisi doğru hangisi çıkmaz
Aman, sen bir yana ben bir yana
Ayrı düşmüşüz yan yana
Karşımız deniz
Yardım et yoksa gidemeyiz
Kıyıda bir saz gibi yalnızlık olmaz
Dalyan deltası yaşamın ta kendisi
Düğümdür dokusu
Öyle kolay çözülmez
Dalyan'dan önce fethiyeye oradan da patara otobüs. Patara sapağından 3-4 km lik bir yürüyüş gerekiyor pansyonlara ulaşabilmek için.
4 Ekim 2008 Cumartesi
Sivas-Tokat-Ordu-Samsun (2-6 Ekim 2008)
Tokat'ın doğasını uzun zamandır çok merak ediyordum, o kadar çok çeşitli ürün yetişiyor ki bu yörede.. Bundan 1-2 ay kadar önce de Tokat'a 100 km uzaklıktaki Sivas'a, İzmir'den ucuz bir uçak biletine denk gelmiştim sunexpresste (49 ytl) ve tam da bayram ortası kimsenin yola çıkmayacağı bir vakit.
Sabah 06:05 uçağına bindim, uçağın dörtte biri boştu, çekik gözlü 15-20 kişilik bir gurup ta vardı (kapadokya'ya gidiyor olmaları kuvvetle muhtemel). Uçak önce Sivas'a uğruyor bir kısım yolcuyu indiriyor ve bir kısım yeni yolcuyu alıyor, oradan Kayseri'ye uçuyor ve de tekrar İzmir' dönüyor.
Hemen yan tarafımda enteresan heyecanlı yaşlıca bir çift vardı. Uçak piste indiğinde amca o kadar mulu oldu ki elleri patlarcasına alkışladı pilotu. Daha sonra da ellerini oksijen maskelerinin düşeceği yere kadar kaldırıp bir dua okudu, ellerini yüzüne sürdü.. Uçaktan ininceye kadar da "dup tıs ıp tıs" ağzıyla elektronik tempolar tuttu durdu, hafif kırıkmış gibime geldi.
Uçak Sivas'a gelmeye yakın pencereden çok güzel karlı ve yüksek dağlar görünüyordu..keyiflen izledim etrafı. Uçak ta pek enteresan bir taşıma aracı diye düşüncelere dalıyorum, yerin 10.000 metre yukarısında, 800 km hızla seyrederken, etrafı evde televizyon izler konforunda izleyebilmek... 2-3 saat bu kapalı kutuya biniyorsun, azıcık sallanıyorsun, başka bir dil bambaşka bir coğrafya karşına çıkıyor.
Neyse Sivas'a indiğimizde hava İzmir'e göre baya serindi (ağızdan buhar çıkaracak kadar). Havaalanında robokop misali yapılı ve güneş gözlüklü polisler sıra sıra dizilmişti çantaları alacağımız hole giden yol üzerinde, garipsedim. Çantam geldi, dışarıdaki servis aracına bindim 8 ytl ye Sivas merkeze taşındım. Aynı sevis'e bindiğimiz alternatif görünümlü bir kıza burada neler yapılır gibisinden soracaktım ki kulaklıkları takıp müzik dinledi yol boyunca, servisten indik pek hızlıca uzaklaştı..Neyse dedim.
Etrafıma bir bakındım, bir baktım Sivas kongresinin yapıldığı binanın önündeymişim. İçeri daldım saat tam 08:30 idi, müze yeni açılmıştı (perşembe, bayramın 3.günü, hayret verici) girişte memurlar kahvaltı ediyorlardı pide peynir vs.. ben de acıkmıştım bayaa, sordum hemen buralarda nerede kahvaltı edebilirim diye. Buyur etti bir tanesi, gel dedi hepsi organik bizim köyden. Biraz pide kopardım biraz da peynir 3 ytl verip müzeye girdim.. Sivas tahta oyma sanatı, tarihi halıları, el sanatları, kıyafetlerinin sergilendiği (birinci katmış) gezdim, çıkarken sordu memur üst katı da gezdin mi diye yok dedim görmedim 2.katı, yukarıyı da gez dedi inkilap müzesi varmış, atatürk ve sivas kongresi ile ilgili bir sürü belge fotoğraf vardı.
Sırt çantamı müzede bırakıp şehri dolaşmayı düşünüyordum, müzedeki memur kabul etmedi, içinde bomba olabilirmiş diye. Akşamüstü Tokat'a gideceğim otobüs firması ofisine bırak diye akıl verdi, gidip Tokat Yıldızı ndan 15 ytl ye bir bilet aldım 15:00 arabasına, çantayı da orada bıraktım.
Atatürk caddesi üzerinde fırınımsı/pastanemsi bir yere girdim, zeytinli ve patatesli börek aldım bir de çay. Bir yandan etrafta benimle yemek yiyen insanları izliyorum. Bir ara baktım işyeri sahibi vitrinindeki simitlerin üzerindeki susamları zeytinleri koparıp koparıp ağzına atıyor :) sonra da satıyor :) 2 poğaça (zeytinli+patatesli) bir çay 3,5 ytl yi verip çıktım.
Şehri dolaşırken süpermarketlere girip çıkıyorum, İzmir'deki fiyatlarla kıyaslama yapmaya çalışıyorum.. makarna, zeytinyağı, incir, kayısı, müsli. İhtiyaç olur diye 3-4 tane hazır domates çorba aldım knorr un (askerdeyken çok içiyordum) 0,50 ytl
İstasyon caddesine ulaştım, her taraf mağaza, otel, restoran..Yolda bir Deniz Feneri ofisi vardı.
Mağazalara dükkanlara gire çıka, insanlara sora sora, Lezzetçi diye güzel bir restoran olduğunu öğrendim, yer şehrin merkezinde idi. Bir ezogelin bir de çoban salata söyledim (mekan kebapçı bu arada) canım et yemek istemiyordu. Ezogelin de çoban salatadaki biber de felaket acı idi. Ezogelin'i içemedim garson geldi hayırdır kardeş dedi, ben dedim benim için çok acı bu sağolsun mercimek getirdi yerine. Her masaya fiks getirdikleri mısırlı bir yoğurt ta koydu masaya, onu ekmek bandıra bandıra yedim.
Şehirin göbeğinde Selçuklulardan kalma Buruciye medresesi vardı, etrafı inşaat alanı gibi çevrilerek kapatılmış, dedim heralde girilmiyor. Yapının inşaat olduğundan dolayı kapatılmış yolundan etrafını dönünce bir giriş kapısı buldum.
Ve hayatımda gördüğüm en etkileyici yapılardan biriyle karşılaştım. Kendi kendime diyorum (ki seyahatlerde yalnız başınaysan bol bol kendi kendine konuşursun) ulen burada ne güzel konserler yapılır, felaket mistik bir yer içerisi.
Medresenin içini kafe olarak kullanıyorlar, binanın yandaki odalarında (ki eskiden medrese öğrencileri orada konaklarlarmış) ise tahta oyma ürünleri satan bir dükkan, resim galerisi gibi şeyler vardı.
Resim galerisinde genç bir adam resim yapıyordu, adı Okan'mış, oradaki üniversitede güzel sanatlar master ı yapıyormuş. Okan'a dedim burası ne manyak bir yer, müzik yapılması şart, anlattığına göre medresede yazın konserler yapılıyormuş (ney üfleniyormuş, türk sanat müziği konserleri yapılıyormuş).
Mekanı beğendiğimi görünce Divriğideki Ulu camii ve darüşifası girişi kapısındaki taş oymalar günün bir saati bir ışık oyunu ile "ayakta öne dogru eğilerek kitap okuyan" bir adam silueti çıktığından bahsetti ve mutlaka ziyaret etmem gerektiğinden.. 2 saat sürüyormuş yol sivas merkezden..üzüldüm çünkü malesef 3 te Tokat a otobüsüm vardı, gidemedim, sivas'a ileride mutlak bir daha gelmem gerektiğini düşündüm.
Saat 3 teki otobüsle Tokata gittim, oradan da minibüsle 45 dakikada Niksar'a ve oradan da 20 dakikada Çamiçi yaylasına. Hava bal gibi şeker gibi kokuyordu, tertemizdi ve serindi. Niksar bir ova iken 20 dakikada Çamiçi 1300 metreye çıkmıştık.
29 Temmuz 2008 Salı
Blog'un fikir babası
Kaç yıl oldu emin değilim (3-4 sene gibi olsa gerek), sandaletli seyyahın bloguna rastlamıştım internette..çok hoşuma gitmişti ve takip etmeye başlamıştım. Birkaç defa da yazdım kendisine beğenimi dile getiren ve bir gün izmir'de karşılaşmayı dileyen (izmirde yaşadığını websitesinde söylüyordu).
Kıbrıs şehitlerinde yürüyorum birgün bir baktım blogdaki resimlerdeki adam. Dur ! dedim, sen sandaletli seyyahsın. Bora abi, evet sen kimsin? dedi gayet normal olarak. Ben Sabi deyince hatırladı yazışmalarımızdan.
O gün bugündür hala görüşmekte, seyahatlerime ve blog'uma ilham kaynağı olmaktadır kendisi.
Aşağıdaki resim (ayarlanmış buluşmalar dışında) yıllar sonra şans eseri 2.kez yolda karşılaşma anı.
http://sandaletliseyahat.blogspot.com/